Atlantik’teki Istanbul: Lizbon

Lizbon Manzarasi ve 25 Nisan Köprüsü

Daha önce de yazmıştım plansız bir şekilde gezmeyi sevdiğimi. Portekiz’e ikinci sefer gidişimiz de yine hayli spontane olarak gerçekleşti. İkinci kere yazdım ancak tabi birincisinden haberiniz olmayabilir çünkü blogu yazmayı bıraktığım zamanlar gitmiştik Portekiz’e. 2013 Yılının Mayıs ayında Sara ve Levent ile Münih’ten Porto’ya uçup oradan araba ile Lizbon’da Muhammet ile buluşup oradan da Sevilla’ya geçmiştik. Bu hikaye tabi ki başka bir makaleye kalsın. Bu makalenin konusu ilk gezimden dört sene sonra yaptığım yine dört kişilik yine kiralık bir araba ile yaptığımız ikinci Portekiz gezim.

İlerleyen zamanlarda gezilerimi nasıl planladığıma dair bir makale yazmayı planlıyorum ancak şimdiden ufak bir spoiler vereyim. Urlaubspiraten adlı seyahat fırsatları sitesinde Nisan ayı başında gelen bir epostada gördüğüm Ryanair Portekiz kampanyasından faydalanmamak ayıp olurdu açıkçası. Hamburg’tan Faro’ya gidiş dönüş 70€ ya aldık biletlerimizi ve yine bir Mayıs ayında yağmurlu Almanya’yı terk edip güneşli Portekiz’e doğru yola çıktık. Faro’ya uçak ile yaklaşırken sizi karşılayan manzara tek kelime ile muhteşem. Net bir sahil ilk başta görülmüyor ve sanki çeltik tarlasını andıran ufak adacıklardan oluşan bir sahil kesimi var. Dönüş uçağımız Faro’dan olduğu için kiralık aracımızı teslim alır almaz Lizbon’a doğru yola çıktık. Portekiz’de maalesef otobanlar kalitesiz ve çok pahalı. Faro ile Lizbon arası toplam mesafe 250 km’den biraz fazla olmasına rağmen gişelerde 20€ civarı bir bedel ödemeniz gerekiyor. Dönüş yolunda sahil yolunu tercih edeceğimiz için çok da sıkıntı değil aslında ama yine de insanın sinirini bozuyor bu 2×2 şeritli yola bu kadar ücret ödemek.

Lizbon

Hızla Lizbon’a ulaşıp meşhur 25 Nisan Köprüsü’nden geçtikten sonra kendimizi Lizbon’un karışık sokaklarında kalacağımız airbnb’yi ararken bulduk. Barrio Alto isimli çok merkezi bir semtte yer ayırtmıştık ancak merkezi olmasının dezavantajlarını Lizbon’a girdikten beş dakika sonra hissetmeye başladık. İlk olarak sokaklar o kadar dar ki ufacık hyundai i20 ile bile bazen zorlandım tek yön sokaklara girip çıkarken. Ufak teraslı evimize ulaştıktan sonra park yeri aramak tabi ikinci zorluğu idi merkezde kalmanın. Ev sahibimizin tavsiyesi ile gittiğimiz sokakta hafta sonları ücretsiz park edilebileceğini anladık ancak tabi ki tüm sıcak memleketlerde olduğu gibi Lizbon’da da değnekçiler var. Bilmiyorum sadece Adana’da mı kullanılan bir terim değnekçi yoksa genel olarak Türkçe’de bulunan bir “iş” kolu mu ancak kısaca açıklamak gerekirse değnekçiler normalde ücretsiz olan park yerlerini kendilerine mesken edinerek aracınızı park etmenize yardımcı oluyorlar ve bunun karşılığı para istiyorlar. Ama için sıkıntılı kısmı ise parayı vermeyi reddederseniz eğer muhtemelen geri döndüğünüzde arabanızı ya çizilmiş ya camları kırık ya da tekerlekleri patlak bir şekilde bulacaksınızdır.

Baixa

Aracımızı emin ellere teslim ettikten sonra hızlıca Lizbon’u gezmeye başladık. İlk akşamımızı Barrio Alto’nun ara sokaklarında takılarak geçirdik. Eğer yolunuz Lizbon’a düşerse mutlaka bir akşamınızı Barrio Alto’nun onlarca barlarından birinde geçirin. Rekabet çok yüksek olduğu için sanıyorum içecekler gerçekten çok uygun ve sanki tüm Lizbon o ufacık sokaklara dolmuş gibi bir izlenim veriyor insana o kadar meşgul akşamları.

Lizbon aslında sanki İstanbul’un küçük versiyonu denilebilir. İstanbul gibi Lizbon da yedi tepeli şehir olarak anılıyor ve yine İstanbul gibi Lizbon da tarih boyunca onlarca depreme kurban gitmiş bir şehir. Hatta şehir merkezinde

yine bundan yaklaşık 250 yıl önce gerçekleşen depremde duvarları ve kolonları ayakta kalmayı başarabilmiş bir kiliseyi görmek mümkün. Vadi gibi şekillenmiş olan eski şehir merkezinde (Baixa) vadi dibi olarak adlandırabileceğimiz bölge maalesef aynı depremden en çok etkilenen bölge olduğu için depremden sonra tamamen yeniden yapılmış. Bu sebeple sokakları daha geniş ve ızgara şeklinde planlanmış, iyi bir tramvay ağına sahip ve binaları nizami inşa edilmiş.

Her zamanki gibi bir free walking tour’da kendimize yer ayırtarak sıcak bir günde Lizbon ve Portekiz tarihi hakkında bilgilendik. Tur rehberimiz nereleri gezip nerelere gitmememiz gerektiği konusunda çok tutucu davrandı ve açıkçası haklı idi de. Alfama semti Endülüs Araplarından kalan nadir bölgelerden birisi

Lizbon Manzarasi

Lizbon’da. Malumunuz depremden sonra ayakta kalabilmiş bir mahalle ve araç girmesi neredeyse imkansız denilebilir. Alfama’da şehrin her yerinden görülen bir kale var. Sao Jorge kalesi mesela tur rehberimizin kesinlikle gitmememiz gereken yerlerde ilk sırada yerini almıştı. Bunun sebebi ise ülkeyi 1932-1968 yılları arası demir yumruk ile yöneten diktatör Salazar tarafından yeterince turist çekmediği gerekçesi ile orijinalinin yıkılarak yeni ve daha çok turiste hizmet verecek şekilde planlanmış olan günümüz Sao Jorge kalesini inşa ettirmesidir (Bu düşünce yapısı bana bir yerden çok tanıdık geliyor ama çıkartamadım :)).

Ertesi gün ufak terasımızda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra 25 Nisan Köprüsünün diğer tarafında olan seyir terası ve büyük İsa heykelinin olduğu hakim tepeden Lizbon manzarasını seyrettik. Tepeden merkeze geri indikten sonra da araba ile Belem’e doğru yola çıktık. Aslında hedefimiz Sintra’ya kadar gitmekti ancak hem evden geç çıkmamız hem de havanın çok güzel olması bizi sahile gitmeye ikna etti. Tabi kumsala gitmeden önce meşhur Belem Pastası’nı da tekrardan yemeyi de ihmal etmedik. Hamur işleri konusunda gerçekten Portekizlilere h

aklarını vermek lazım her türlü pasta yapımında iyiler ancak maalesef aynısını geri kalan yemekler için söyleyemeyeceğim. Bizler

Barrio Alto

öyle kolay yemek beğenmeyiz ancak ben her zaman yeni tad ve lezzetleri denemeyi çok severim. Portekiz’de ise tahmin edebileceğiniz gibi balık büyük bir öneme sahip ancak hayatımda ilk defa bir balık restoranına gidip hiçbir şekilde hazırlanmamış (adanalı deyimi ile avcarlanmamış) içi temizlenmemiş sardunya balığı yedim. Balık cidden kötü değildi ancak insan restorana gidip de hiç emek harcanmamış bir yemek ile karşı karşıya bırakılınca üzülüyor. Aslında genel anlamda vasat değiller yemek konusunda ancak komşuları İspanya ve Fas’dan hiç bir şey öğrenmemişler. Tabi Portekiz’den bahsedip Porto şarabından bahsetmemek olmaz. Porto şarabı olsun olmasın ben Portekiz’de kötü şaraba denk gelmedim. Özellikle restoranların kendi üretimleri olan açık şaraplar gerçekten çok ucuz (şişesi 2.5-4€ arası) ve tadı çok tatmin edici.

Asansör

Yine yine bir makalem çok uzun olmaya başladı… Portekiz ile ilgili yazabileceğim daha bir sürü şey var ancak sizleri de sıkmamak adına hikayemin ve düşüncelerimin geri kalanına Algavre bölgesini anlatan ikinci Portekiz yazımla devam edeceğim. Tabi ki her zaman olduğu gibi Portekiz’de de video çektim ve bu düzenleme aşamasında. O bittiğinde de buradan sizlerle paylaşacağım.

Esenlikle kalın.

Portekiz hakkında dipnot:

Portekiz’de 2001 yılında kişisel uyuşturucu kullanımı suç olmaktan çıkartılmış ve bunun etkilerini görmek çok mümkün. Sokakta yürürken bir anda size yaklaşıp haşhiş haşhiş diyerek ilgilenip ilgilenmediğinizi soran birkaç kişi mutlaka çıkıyor. Ancak uyuşturucuların yasak olmaması o kadar da kötü bir şey olmasa gerek. Şuradaki makaleden de öğrenilebileceği gibi 2001 yılından beri Portekiz’deki uyuşturucu sebepli ya da ilişkili suç ve ölümlerde ciddi bir azalma söz konusu.

Bu arada, abone olmayi unutmayin!

Me

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir